Sayfalar

23 Kasım 2014 Pazar

Biraz Kuantum'dan Zarar Gelmez (Marcus Chown)

Bedenimiz sistemlerden, sistemlerimiz doku ve organlardan, doku ve organlarımız hücrelerden, hücrelerimiz moleküllerden, moleküllerimiz atomlardan, atomlar ise özünde enerji olan atom altı parçacıklardan oluşuyor. İşte bu parçacıklar dünyasının işleyişi -en hafif tabiriyle- tuhaf.

‘Kara cisim ışınımı’ üzerinde çalışan fizikçiler, klasik teorinin açıklayamadığı durumlarla karşılaştı ve böylece klasik fiziğin neredeyse her şeyi çözdüğü düşünülen bir dönemde, varsayımları temelden sarsan bir gelişme yaşanmış oldu. Bu konu üzerinde çalışırken maddenin ışığı sadece kuanta adı verilen enerji paketleri halinde soğurduğunu öne süren Max Planck’la başlayan tartışmalar, kuantum teorisinin doğumu anlamına geliyordu.  Yaşanan baş döndürücü hızdaki gelişmeler fizikte çığır açarken dünyaya bakış açımızı da değiştirdi. Kuantum fiziği, kişisel gelişim ‘endüstrisi’ tarafından çok istismar edildi. Moda kavram haline getirilip bazı kitaplarda anlatılanlara kanıt olması amacıyla oldukça da zorlandı. Anlaşılması güç tuhaflıklarla dolu bu dünyaya ait yorumların ve ilkelerin popüler kültüre aktarımında bazı yanlışlar yapılması büyük bir olasılıktı ve öyle de oldu. Dolayısıyla işin doğrusunu popüler fizik kitaplarından öğrenmeye çalışmakta fayda var. Bundan beklentimiz ise olasılıkların hüküm sürdüğü kuantum dünyasındaki garipliklerin, beş duyuyla deneyimlediğimiz ölçekte yaşayıp giderken iyiden iyiye kanıksadığımız, neden-sonuç ilişkilerine bağlı Newtoncu bakış açımızı biraz olsun esnetebilmemize olanak tanıması.

Konuya, kuantum fiziğinin garipliklerine Niels Bohr’un getirdiği açıklamaların bir toplamı olduğunu söyleyebileceğimiz, Kopenhag yorumuyla başlayalım. Makro ve mikro evrenlerin birbirinden ayrı fiziksel ilkelere bağlı olacağının kabul edildiği bu yoruma göre ölçülene (dolayısıyla gözlemlenene) dek bir parçacığın konumu, momentumu… vb. özellikleri bilinemez. Gözlemlenene kadar tüm bu özelliklere ilişkin her olasılık (her potansiyel) aynı anda var olur ve gözlemleme edimiyle tek bir gerçeğe dönüşür. Gözlemlenene dek gerçeğin sadece bir olasılıktan ibaret olması durumuna ilişkin olarak matematikçi ve fizikçi John Von Neumann, şu yorumu yapmıştır: ‘Tüm fiziksel evren, tek bir evrensel dalga fonksiyonunun sonucudur ve bu dalga fonksiyonundaki çökmeye de gözlemcinin bilinci sebep olur’. Neumann’ın yorumuna göre bir şeyin bilincinde olduğumuzda sonsuz olasılıkların tek bir gerçekliğe çöküşüne sebep oluruz. Macar asıllı fizikçi, kuantum teorisi uzmanı ve Nobel ödülü sahibi Eugene Wigner de ‘herşeyin gözlemcinin bilincinde bittiği’ şeklinde bir açıklama yaparak bu yorumu kabul eder. Söz konusu yorumlar fizikçiler arasında pek tutulmasa da yine de bizi hangi olasılıkları çökertip hangi tek durumu gerçek kıldığımız üzerinde düşünmeye itiyor.

Niels Bohr'un kendi tasarladığı kraliyet ödülü arması.
Einstein, Podolsky ve Rosen, Kopenhag yorumuna karşı çıkar, kısaca EPR paradoksu olarak adlandırılan durumu öne sürerek bir düşünce deneyi geliştirir. Amaçları kuantum fiziğindeki eksikliği gözler önüne sermektir: Kuantum fiziğinde klasik fiziğin yerellik ilkesinin ihlal edildiğini düşünmektedirler. Yerellik ilkesi, bir yerde meydana gelen fiziksel işlemlerin başka bir yerdeki gerçeklik unsurları üzerinde bir etkisinin olmaması gerektiğini belirtir. EPR paradoksu ise sonradan dolanıklık olarak adlandırılacak durumu anlatır. Dolanıklığı, parçacıkların özelliklerinden biri olan spin (kendi ekseni etrafında dönme, fırıl) ile örnekleyebiliriz. Birbirlerine dolanık olan iki parçacığın fırıl’ı birbiriyle ters bağlantılıdır, örneğin birisinin fırıl’ı yukarı doğru iken diğerininki aşağı doğru olur. (Ancak ölçülene kadar hangisinin ne yönde olduğu bilinemez, tüm olasılıklar aynı anda var olur) Şimdi bu parçacıklar birbirinden -doğal olarak- ışık hızıyla uzaklaşsın. Öyle ki aralarında muazzam bir uzaklık olsun. Parçalardan birisinin fırıl’ı ölçüldüğünde, Kopenhag yorumuna göre bu parçacığın fırıl’ına ilişkin olasılıklar çöker ve aşağı veya yukarı durumlarından birisi gerçek olur. Yerellik ilkesinin ihlali ise, dolanıklık prensibinden ötürü, bir parçacığı gözlemlemenin sadece onunkileri değil, muazzam uzaklıktaki diğer parçacığın fırıl’ına ilişkin olasılıkları da aynı anda çökertecek olmasından kaynaklanmaktadır.

Kopenhag yorumuna katılmayan Schrödinger de EPR paradoksunun daha belirgin hale getirildiği bir başka düşünce deneyi öne sürer. Meşhur deneyde kutu açılıp da içine bakılana kadar içindeki kedi ne tamamen canlı ne de tamamen ölü, iki halin karışımı bir durumdadır. Kutunun kapağı açılacağı ana kadar da kedinin durumu kesinlik kazanmaz. Kutu açılınca gözlemleme edimimiz üst üste binmiş kuantum hallerini tek bir duruma çökerterek zavallı kediyi kesin olarak ölü ya da kesin olarak diri yapar. Beş duyuyla deneyimlediğimiz dünya ölçeğinde gerçek olamayacak bu durumla Schrödinger, Kopenhag yorumunun bu ölçekteki mantık dışı sonuçlarını sergilemek istemiştir. (Ne var ki bu hayali deney tam tersine, kuantum hallerinin birbirinin üzerine binmişliğini anlatmak için kullanılan en meşhur örnek olup çıkacaktır.)

Kuantum hallerin üst üste binmesi (süperpozisyonu) durumuna ilişkin, Everett’in getirdiği çoklu evrenler yorumunu bulup okuma zevkini de size bırakıp, sadede geleyim. Yalnızca parçacık ölçeğinde geçerli dolanıklık durumu, 1980’lerden bu yana gerçekleştirilen deneylerle ispatlanmış durumda: Evet, dolanık iki parçacıktan birini gözlemlediğinizde muazzam uzaklıktaki diğeri hakkında da kesin bilgiye sahip olursunuz. O halde parçacıkların dünyasında klasik fiziğin yerellik ilkesi geçerli değildir. Yani, Einstein’in alaycı yakıştırmasıyla “hayaletimsi etki” bir gerçek.

Beş duyuyla deneyimlediğimiz dünyada işlerin böylesine farklı ilkelere bağlı yürümesi, bana psikiyatr Stanislav Grof’un, insan bilincinin iki farklı moduna ilişkin açıklamalarını da hatırlatıyor. Grof’a göre maddi yönelimli bilinç modunda, belirgin Newton’cu özelliklere sahip birbirlerinden ayrık ve farklı nesnelerin dünyasında kendimizi katı maddi varlıklar olarak deneyimleriz; uzay üç boyutlu, zaman doğrusaldır ve her şey neden-sonuç zincirleri tarafından yönlendirilir. Bilincin bütüne yönelimli (holotropik) modundaki deneyimler ise Newtoncu dünyanın sınırlamaları ve kısıtlamalarını aşar. Doğrusal zaman ve üç boyutlu uzam neticede bir tercihtir, geçmişe ve geleceğe deneyimsel olarak erişilebilir, kendimizi aynı anda birden fazla yerde deneyimleyebiliriz, parça olmak bütün olmayı engellemez, bir şey hem var hem yok olabilir… vs.


‘Biraz Kuantum’dan Zarar Gelmez’, kuantum fiziğini anlamak için güzel bir kitap. Elbette en iyisi ya da sizin için en uygunu olduğunu iddia edemeyeceğim. Dolayısıyla bir tarama yapmanız faydalı olabilir. Örneğin NTV yayınlarından çıkan çizgi-roman şeklindeki cep kitabı da hoş bir kaynaktı. Bazılarınca yaşayan büyük sufilerden olduğu değerlendirmesi yapılan kuantum fizikçisi Dr. Alan Wolf’un ‘Kuantum Bilmecesi’ kitabı da, 1981’de yazılmış olmasına rağmen güzel bir seçenek olabilir. Kendisinin ‘Evrenin Ruhu’ kitabı da ilginizi çekebilir. Wolf bu kitabında kuantum fiziğinden bahsettiği gibi, ‘ruhun fiziği’ni de yapmaya çalışıyor.

12 Kasım 2014 Çarşamba

Tanrı'nın Enkazı (Scott Adams)

Dilbert ile tanıdığımız Scott Adams’tan beklenmedik,  küçük ve zevkli bir kitap.

Dünya çapında Dilbert bant-karikatürleriyle tanınan Scott Adams’ın bu kitabını görmek benim için sürpriz oldu. Adams bunun bir ‘düşünce deneyi’ olduğunu söylüyor. Ana karakterin bazı açıklamalarının bilimsel doğrular, bazılarının ise kulağa doğru gelmesi için tasarlanmış palavralar olduğunu söyledikten sonra okuyucuyu kitabı arkadaşlarıyla da paylaşıp tartışmaya çağırıyor.


Kitapta kargo dağıtıcısı kahramanımız, alıcısı ‘Avatar’ olan bir paketi teslim etmek için geldiği evde kendisini bekleyen bir ihtiyarla karşılaşır. Paketi teslim edip bir an önce ayrılmak niyetindeyken ihtiyarın sorduğu basit bir soruyla kapıldığı fikir alış-verişi kahramanımızı alıkoyar. Bir türlü ihtiyarın yanından ayrılamayan, bu arada zaman kavramını da yitiren kahramanımız giderek dönüşür ve paketin alıcısının kim olduğunu da öğrenir. 

7 Kasım 2014 Cuma

Ermiş (Halil Cibran)

“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi” 

Şair, ressam ve düşünür Halil Cibran, doğu düşüncesini batı düşüncesiyle sentezleyerek oluşturduğu eserlerle özellikle batı düşüncesini geniş çapta etkilemiş bir isim. Lübnan doğumlu Cibran, özellikle 1923 yılında İngilizce yayınladığı ‘Ermiş’ ile büyük yankı uyandırmış.

Yaşlanmayan eserler arasında yer alan ‘Ermiş’te halk, on iki yıl geçirmiş olduğu Orfales kentinden artık ayrılmakta olan El Mustafa’nın etrafını sarar ve kendi gerçeğini; “doğumla ölüm arasında olup bitenler konusunda görünen ve gösterilen her şeyi” anlatmasını ister. El Mustafa’nın sorulan sorulara verdiği lirik yanıtlar, Cibran’ın birikimlerinden damıttığı hayat bilgeliğiyle örülüdür. Seçim yapmak zor ama, aşk konusundaki yanıtını buraya alayım:

Bunun üzerine, “Bize ‘Aşk’tan söz
et,”
dedi Almitra,

Ve başını kaldırıp kalabalığa baktı,
Yolcu;
O an derin bir sessizlik çöktü insanların
üzerine.
O zaman, gür bir sesle,

“Aşk işmar ederse size, peşinden
koşun, dedi,
peşinden koşun, sarp ve sapa olsa da
yolları, onun.

Kanatlarıyla sararsa sizi, kendinizi ona
bırakın.
Ona bırakın – yüreğinize saplamak için
hançer saklı olsa da kanadının altında,
aşkın.

Ve sizinle konuştuğu zaman inanın
ona,
sesi, bağı bahçeyi tarumar eden kuzey rüzgarı gibi
tarumar etse de, saçıp savursa da
rüyalarınızı.

Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar,
hem çarmıha çeker sizi;

Çünkü aşk hem besler, suvarır, büyütür,
hem dallarınızı budar sizin.

Çünkü aşk hem en tepelere tırmanır
ve okşar, gün ışığında titreyen
en körpe dallarınızı orda,
hem köklerinize kadar iner
ve çekip çıkarır, toprağa tutunan
köklerinizi.”


İngilizce bilenler Ermiş’i orijinalinden okuyabilecekleri için daha şanslı sayılabilirler. Türkçe çeviriler için piyasada bulunabilen çeşitli baskıları incelemeniz yerinde olur. Cibran’ın desenlerine baskıda yer verilmiş olması da önemli bir tercih sebebi olacaktır.  Osho’nun Ermiş’i yorumladığı ‘Bize Aşktan Söz Et’ kitabı da hoş bir tamamlayıcı olarak düşünülebilir.

19 Ekim 2014 Pazar

Aikido - Bir Savaş Sanatı ve Sevgi Yolu (Haluk Emçioğlu)

           Aikido başkasını yola getirmek değildir, kendimizi yola getirmektir.

Aikido, “evrensel enerjiyle (ki) uyum (ai) yolu (do)” anlamına geliyor. Japonya’da savaş sanatları akımları teknik yönlerinin yanında aynı zamanda spiritüel gelişim yoludur. Bu, belki hepsinden çok Aikido için söylenebilir. Birlik düşüncesinin egemen olduğu Aikido’da rakip kavramı olmadığından müsabaka da yoktur. Aikido ‘düşmanı’ yenip derece almak için yapılmaz, keza savaş başkasına karşı verilmez. Aikido’nun kurucusu Morihei Ueshiba, “Aikido başkasını yola getirmek değildir, kendimizi yola getirmektir” der. 'Öteki' yoktur kısaca. 
Aikido yapmaya karar verirseniz ilk derste öğreneceğiniz şey düşmektir. Yerden nasıl darbe alınacağını, yığılıp kalmadan nasıl fırlayıp kalkacağınızı öğrenirsiniz. Bunun simgesel bir yönü de var: İlk öğrendiğiniz şey düşmektir, önce düşmeyi kabul edersiniz. Tabi düşme anlayışınız da dönüşür ve tekrar ayağa kalktığınız kesintisiz bir akışın parçası olur bu düşüşler. 
Dojo, yani Aikido yapılan yer saygıyla girilen, kutsallığı olan bir yerdir. Tatami - Minder üzerinde nefsinizle karşılaşır ve sessizce onu terbiye edersiniz. Her aşamada Rei-Saygı hâkimdir, dojoya, tatamiye, kurucuya, hocaya, silaha, diğer aikidokalara... Aikido çalışmaları böylece saygılı ve sessizdir ama somurtkan değildir. Gülümsemenin olmadığı yerde Aikido yoktur denir. Esas olan sevgidir. 
Doğrudur, her harekette bir saldıran (uke) bir de saldırılan (nage) vardır. Ama ikilik düşüncesine izin yoktur. Saldıranla ya da saldırıyla çatışmaya girilmez. Aikidoka, merkezinde ve topraklanmış durumdadır, birlik düşüncesi içindedir. Gelen saldırıyla uyumlanarak saldıranı kendi merkezine alır. Uke ve nage tek merkezde birleşirler, hareketin akışı kesilmez, sadece saldırılan tarafından yönlendirilir. Amaç saldırana zarar vermek değildir. Saldırana zarar vermek en hafifinden yadsımanın, ötekileştirmenin ve korkunun bir yansımasıdır. Gerçek savaşçı ise korkuyu yenmiş olandır. Diğer yandan tüm bunlar Aikido’nun zararsız olduğu anlamına gelmez. Görünürde tekniğindeki fazlalıkları atarak gittikçe sadeliğe ulaşanlar, aynı zamanda daha zarif ve bir o kadar da ölümcül hale gelirler. Ama bu yolda Aikidokanın nefsinin de dönüşmüş olması beklenir, çünkü bu güce sahip olup kullanmamaktır Aikido.
Tabi, Aikido ile ilgilenenlerin çoğunda böyle bir bakış açısı olduğunu söylemek zor. Türkiye’de Aikido algısı çeşitli. Genel kanı, estetik ve yumuşak bir savunma sporu olduğu yönünde. Aikido yapmak isteyenlerin bazısı egzersiz niyetiyle başlar, kimisi kafasını bozanları döveceğini düşünür, kimisinde hayranlık vardır, kimisi de samuraylara özenir, kılıç sanatını öğrenmek ister vs. Sanıyorum pek azı nefsiyle mücadele edeceğinin bilinciyle başlıyordur. Oysa sonuç değişmeyecektir; insan nefsiyle mücadele eder. Çünkü hayatta olduğu gibi Aikido’da da dışımızda zannettiğimiz şey aslında içimizdedir.
Sonuç olarak Aikido yaparsanız tatamide size ayna tutulur, anda ve akışta olursunuz, etkili bir egzersiz yaparsınız, genel sağlık ve huzur düzeyiniz artar. Elbette, tüm bunları okuyarak değil ancak yaparak yaşarsınız. Yine de Aikido hakkında Türkçe’de kurucu O’Sensei Morihei Ueshiba’nınkiler de dâhil, birçok kitap var. Haluk Emçioğlu’nun kitabı yukarıda özetlediğim konuları odağına alan, severek okuduğum bir kitap oldu. Kitabın ikinci yarısı ise okuyucuya bir fikir vermesi açısından, tekniklere ayrılmış durumda. İkinci bir kitap olarak Gaku Homma’nın aynı havada yazılmış “Yaşam için Aikido” kitabını da incelemek isteyebilirsiniz.

15 Eylül 2014 Pazartesi

Simyacı (Paulo Coelho)

Paulo Coelho, bir hakikat yolcusu olarak ilerlerken başından geçenleri ve elde ettiği kişisel birikimi özgün ve lezzetli bir sentezle sunuyor.



Spiritüel alanda okuyabileceğiniz çoğu kitap –maalesef- yazı ustalarının elinden çıkmıyor. Bu bir gerçek. Elbette sadece elde edeceğimiz bilgiyi önemsiyoruz ve dil, üslup hatta yazım kurallarını bir kenara bırakabiliyoruz. Ama yazılan eserlerin çoğunu ‘iyi edebiyat’ olarak adlandırmamız güç, çeviri kaynaklı sıkıntılar da cabası. 

İşte Paulo Coelho, bizi zorlayan, edebiyat zevkimizi körelten kitapların yorgunluğundan bizi kurtaracak, güzelduyusu yüksek eserler veriyor. Diliyle, çevirisiyle, konularıyla önerilebilecek birçok kitabı var. Buraya sadece ünlü Simyacı’yı almayı yeterli gördüm. 

Coelho, dünyaca üne kavuşmuş Simyacı’da Mesnevi’den yola çıkarak nefis bir arayış, yol ve dönüşüm öyküsü anlatıyor. Hala okumadıysanız…

11 Eylül 2014 Perşembe

Geçmişi Onarmak Geleceği İyileştirmek (Alberto Villoldo)

Yaşamımızın esas amacını ve çağrısını saptamanın şaman yolu... 

Antropolog Alberto Villoldo, Güney Amerika’daki saha çalışmaları sırasında İnka şamanlarından haberdar olmuş, daha sonraları ise onlar tarafından yetiştirilmiş. Kendi çağrısının ‘şifacı ve çağdaş şaman olarak başkalarının kendi armağanlarını bulmalarına yardım etmek’ olduğunu keşfedip hayatını bu şekilde yaşamaya başlamış.

Villoldo bu kitapla, ‘başımıza gelen önceden belirlenmiş ve değişmez olaylar dizisi’ olan kaderi aşıp ‘yaşamın esas amacı ve çağrısı olan’ yazgıyı saptamanın bir yolunu göstermeyi amaçlıyor. Bunun için de bilinçdışına nasıl yolculuk yapılacağını anlatıyor.  Bilinçdışının şamanik bir haritası esas alınarak yapılan bu yolculuklar ‘orta dünya’dan önce ‘alt’ ve sonra da ‘üst’ dünyalara yapılıyor.

Alt dünyada ruhun yitik parçalarını bulup geçmişin yaraları iyileştirilirken, aynı zamanda ‘en yüksek yazgımızın’ ipuçlarını taşıyabilecek gizli yetenekler de keşfedilebiliyor. Yönlendirmeli meditasyon ve solunumla yapılan uygulamalarla ilk yaramızı keşfedeceğimiz ‘Yara Odası’, kısıtlayıcı sözleşmelerimizi keşfedip yenileyebileceğimiz ‘Ruh Sözleşmeleri Odası’, yara odasında tanıdığımız yitik ruh parçamızı geri alacağımız ‘İyilik Odası’ ve şifa armağanları bulacağımız ‘Define Odası’ndan oluşan alt dünyada ayrıca bize yardımcı olacak güç hayvanımızı saptamak ve onunla yazılı bir sohbete girişmek de mümkün. Alt dünyaya yapılan yolculuklarla gerçek potansiyelimize kavuşmamıza engel olan travmalardan farkındalıkla kurtularak bunların geleceğimizi zehirleme tehlikesini ortadan kaldırıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, alt dünyaya yapılan bu yolculuklar yazgımıza yapacağımız esas yolculuğun hazırlığı niteliğinde.

Üst dünya ise bize ilk kutsal sözleşmemize göre nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyebilecek, bizi hayatımızın geri kalanında bir anlam ve hedef yolculuğuna çıkaracak göksel ailemizle tanışacağımız, etkileri önümüzdeki yaşamları da etkileyecek çalışmaları yapacağımız yer.

Bu şekilde şamanik yolculuklar hakkında fikir sahibi olunuyor. Uygulama yapmak isterseniz, ne yazık ki kitapta verilen yönlendirmeli meditasyon metinlerini elden geçirerek kayda almanız ya da bir dostunuzla karşılıklı olarak yapmanız gerekiyor.

Villoldo anlatısında çakralar, kuantum, zaman algısı, beynin yapısı gibi konulara da kısaca değiniyor ama kitabın genelinde şaman öğretisinin dili egemen. Diğer yandan çeşitli kültürlerden mitolojik öykülerin sembolik çözümlemeleri ve diğer çok kültürlü örnekler, aktardığı öğretinin evrensel niteliklerini gözler önüne seriyor. Söz konusu çözümlemelerin yanında, bölüm girişlerinde Villoldo’nun kendi deneyimlerini daha lirik bir şekilde aktardığı pasajlar ve geçmişte bu uygulamaları yapan kişilerin deneyimleri, hedefi on ikiden vuran öğretinin samimi ve sade bir şekilde anlatımıyla birleşerek okuması zevkli, ilham verici bir kitabı oluşturuyor.  

6 Eylül 2014 Cumartesi

Nefes Kitabı (Cem Şen)

Günlük yaşantımızın ayrılmaz parçaları olduğu halde çok da bilincinde olmadığımız telkin, hipnoz ve imgeleme gibi konulara değinen kitaplara daha önce yer vermiştim. Şimdi de yaşamla özdeş bir olgunun farkındalıkla ve bilinçle kullanılmasıyla neler yapılabildiğine ilişkin bir başka kitabı tanıtmak istiyorum.

Okuyacağınız birçok kitapta öyle ya da böyle nefese yer verilmiş olacak. Bilinçle bilinçdışı, ruhla beden arasındaki köprü olan nefesin özel teknikler halinde tüm geleneklerde yaygın olarak kullanıldığını siz de göreceksiniz. Doğru nefes almanın önemini kavradığınız gibi, çok çeşitli amaçlarla oluşturulmuş uygulamaların bir parçası olan nefes tekniklerini siz de kullanacaksınız. Bilginiz arttıkça sizin de her an alıp verdiğiniz nefese bakışınız değişecek.

Teknikler bir yana, kim bilir hangi kısıtlayıcı düşüncenin eseri olarak sığ ya da kesik nefesler almaktan kurtulmak bile fark yaratacak güçte. Burundan nefes almak, nefes aldığımızda göğsümüzün değil öncelikle karnımızın şişmesi gibi basit değişiklikler bile faydasını gösterir. Farklı amaçlar için kurgulanmış özel nefes tekniklerinin fiziksel sağlıktan zihinsel dinginliğe, enerjinin düzenlenmesinden bilinçdışına erişime çok geniş bir yelpazeye yayılan (hatta bazıları birbirine ters yönlerde) farklı etkileri olabilecektir. Okuduğunuz kitaplarda rastladığınız teknikleri kendi amaçlarınız doğrultusunda uygulamak yeterli gelebilecektir. Dolayısıyla özel bir kitaba ihtiyaç duymayabileceksiniz. İleri teknikler ise sizin ilerleme arzunuza bağlı olarak farklı şekillerde ilgi alanınıza girebilecektir.


Yine de nefese yoğunlaşmış özel bir kitap isterseniz, uzak doğu geleneğinde eğitim gören Cem Şen’in güzel bir kitabı var. Şen, kitabında beslenme önerileri, egzersizler ve meditasyonun yanı sıra tokluk nefesi, arınma nefesi… gibi farklı tekniklere de yer vererek konuyu bütünsel şekilde ele almış. Bu kitabın yanı sıra Yoga'dak temel nefes tekniklerini anlatan İyileştiren Nefes (Luis S.R. Vas) kitabı da ilginizi çekebilir.