Sayfalar

26 Haziran 2016 Pazar

Geçmiş Şimdi Olduğunda (Dr. David Richo)

Bildiğiniz gibi, bilinçdışında zaman mevhumu yok. Diğer yandan tüm deneyimlerimiz, korunma amaçlı subjektif çıkarımlarla birlikte, orada depolanıyor. Bilinçdışı bir türlü çözemediğimiz konulara ilişkin tekrarlayan temalarla karşılaştığı zaman kalıplaşmış “eski” (aslında bilince göre eskide kalmış, bilinçdışında ise aktif) bir şablonu “yeni” duruma uygulama eğilimini gösterebiliyor. Gördüğünüz gibi ortada yeni bir durum yok, aynı yaşantıyı tekrar tekrar oynuyorsunuz adeta. Mitolojik bir işkence gibi.
Yansıtma mekanizmasını hepimiz biliriz. Duygularımızı asıl muhatabımıza değil de bir başkasına yönlendirdiğimiz durum. Bu kitapta yansıtma mekanizmasından bir parça daha karmaşık olan aktarma mekanizması anlatılıyor. Aktarma mekanizmasında geçmişte sorun yaşadığımız insanların rollerini farkında olmadan hayatımıza yeni giren insanlara yüklüyoruz. Tabi biz de geçmişteki rolümüze bürünüyoruz. Ve güya eskide kalan ilişki kalıbını yeni bir aktörle karşı karşıya geçip oynuyoruz.
Hepimiz sözde eski hatalarımızdan ders alıp bunları tekrar etmemeye çalışırız. Hayatımıza giren yeni insanlarla, rutin sorunlarımızı yaşamamayı umarız ama daha kudretli olan bilinçdışı, eski ilişki modelini olduğu gibi, sonuçlarıyla birlikte aktarabiliyor. Ve koca bir hayat böyle geçip gidebiliyor.
Çözüm her zaman olduğu gibi farkındalığımızı artırmak, neyi niçin yaptığımızı sorgulamak. Böyle yapmadıkça esas problemimizi çözemez ve aynı temaları tekrar eder dururuz.
Dr. David Richo’ya göre insanın gerçek benliğiyle anda olarak iletişim kurabilmesi için üç şeyden;  egodan, aktarımdan ve karanlık yanlarından bağımsız olması gerekiyor.
Peki, bunu nasıl anlayabiliriz? Richo şu formülü veriyor:
Eğer birisiyle ilişkinizde, “nasıl yapar?”, “onun ne haddine”,“o da kim oluyor” diye düşünüyorsanız, ego devrededir. ‘O kendini bişey zanneden hadsize haddini bildirirsek’ belki ilk anda iyi gelir ama esas sorunu çözüp ilerlememize de engel olur.
“Acaba ben de mi böyle yapıyorum” diye düşünüyorsanız, karanlık yanınızı sorguluyorsunuzdur. Karanlık yanınızı kucaklamakla sonuçlanacak bir süreç geçirirseniz bu hiç de fena bir şey değildir. Ama bir öncekinin tersine bu kez de tüm suçu kendinize yöneltip kendinizi suçlu ve değersiz hissediyorsanız bu bir kucaklaşma olmuyor.
“Annem/babam/eski eşim/eski arkadaşım….. da tıpkı böyle yapardı” diyorsanız, aktarım yapıyorsunuzdur. Çözmeniz gereken temel bir sorununuz var. Çözmedikçe aynı sorunu yaşamaya devam edeceksiniz.

Richo’ya göre ancak bu üçünden de bağımsızsanız, andasınız ve gerçek benliğinizle iletişim kuruyorsunuz. Bu farkındalığa erişmedikçe, aynı rolü tekrar tekrar oynarken aslında yeni bir şey yaşamıyor ve zamanda ilerlemiyorsunuz…

24 Nisan 2016 Pazar

Ruhların Yolculuğu (Dr. Michael Newton)

Ölümden sonra neler oluyor? Aslında soru şöyle olmalı: Yaşamlar arasında neler oluyor?

Belki de en büyük içsel devrim, ölümün bir son olmadığını kabul etmek olmalı. Belki hayatını cennet ve cehennem tasvirlerine göre yönlendirenler için gerçeğin biraz farklı olduğunu anlamak da benzer etkiler yaratabilir.  Çünkü korku ve tedirginlikle hareket etmek en büyük zaaflardan birisidir. Birçok korkunun temelinde de ölüm korkusu yatıyor. Tanrı ile Sohbet kitabından hatırlarsınız, aslında merak edilmesi gereken öte taraf değil. Zaten oradan geliyoruz. Aslolan hayat. Aslolan şimdi ve burası. Yine de eğer korkumuz varsa aşmak, işimizin korku ile değil sevgi ile ilgili olduğunu bir daha hatırlamak, hayatı dolu dolu yaşamak için ölümün ve sonrasının irdelenmesinde yarar var. Dolayısıyla hayır, ölümle birlikte her şeyin bitmediğini kabul edip ölüm gerçeğinden kaçınıyor olmak gibi bir açıklama da çok basit kaçar. Yerdeniz Büyücüsü’nün dediği gibi, ölümü reddeden hayatı reddeder. Bunun bilincinde olarak hayata, şimdiye ve buraya odaklanmamızı sağlayacak şekilde eğilmeliyiz bu konuya. Newton’a göre bir gün hepimiz bu uzun yolculuğu bitireceğiz ve nihai bir aydınlanma haline ulaşacağız, öyle ki orada her şey mümkün olacak. Ama yol uzun. Kitabı okuyunca göreceksiniz ki tekâmül her aşamada devam eden bir süreç.  Kısa vadede bitecek gibi görünmeyen, ölümden sonra da geldiğimiz bilinç düzeyine göre, grubumuzun, rehberlerimizin eşliğinde devam eden bir süreç. Anlayacağınız kaçış yok! Derslerimizi alacağız, dönüşeceğiz, tekâmül edeceğiz. Öyle ya da böyle J. Bunu şimdi, burada yapacağız. Newton’ın kitapları bunun için önemli.

Michael Newton, regresyon uyguladığı çok sayıda danışanının ortaklaşan anlatımlarından, bir yapbozun parçalarını tamamlar gibi, “yaşamlar arası yaşamın” kapsamlı ve ayrıntılı bir tasvirini sağlıyor bizlere. ‘Karşılama’dan yeniden doğuma kadar tüm aşamalar, kurumlar, ruh grupları, rehberler... Anita Moorjani’nin o çok zevkli kitabında anlatılandan daha kapsamlı ve daha ayrıntılı bir içeriğe sahip. Yalnız spiritüel kitaplarda yaşadığımız genel sorun bu kitapta da söz konusu, dili ve çevirisi daha iyi olabilirdi demekten kendimi alamıyorum.


Almışken, ‘Ruhların Kaderi’ kitabıyla birlikte almanızı öneririm. ‘İkinci Yaşamın Sırrı’ kitabı da Newton Enstitüsünde çalışan diğer terapistlerin vakalarından derlenen, regresyon terapisiyle hayatını dönüştürmüş kişilerin hikâyelerini aktaran bir kitap.

3 Nisan 2016 Pazar

Baştan Çıkaran İkili: Korku ve Endişe

Şiddetin dozu ülkemizin yakın tarihindeki en kötü dönemleri aratmıyor. Haksız yollarla haklılığı tartışma götürür hedeflere ulaşılacağı zannedildi. Kötülük kötülüğü, şiddet şiddeti doğurdu. Aşılmaz denen sınırlar aşıldı. Ölüm burnumuzun dibine kadar sokuldu. Ve henüz dibi görmemiş olabiliriz. Keder, öfke, korku, endişe ve umutsuzluk için ne kadar elverişli bir ortam değil mi?…

Son saldırılarda aramızdan bazı yakınlarımızın ayrılmış olması kuvvetle muhtemel, yolları ışıkla dolsun. Onlar ikilikten sıyrıldılar, deneyimlerinin değerlendirmesini yapıyorlar şimdi.

Peki bizler? Geride kalanlar için hayat devam ediyor. Ama nasıl?

Dünyaya korku ve paranoya dolu bir deneyim için gelmemişsek (!) ya da böyle bir eziyeti özgür irademizle tercih etmiyorsak (!) korkuya kapılmaktan imtina etmeliyiz.  

Ancak beş duyuyla algıladığımız bu âlem çok ayartıcı değil mi? Enerji fırtınalarının cazibesine kapılmamak gerçekten güç olabiliyor. Son dönemde geldiğimiz şu durumu bir kenara koyalım, her şeyin göreceli olarak güllük gülistanlık olduğu durumlarda bile kendimize korkacak bir şey bulmak hiç zor olmuyordu: Kimyasallar, elektro manyetik dalgalar, allerjenler, kanserojenler, hormonlar, toksik maddeler… Az çok gerçekliği olan korku kaynakları yine bir kenarda dursun, komplo teorileri ve kitlesel paranoyalar da her an tanrısal özünü unutmaya meyilli olan bizlerin hizmetindeymiş gibi görünüyor.

Malumunuz, ruh, deneyimlemek ister. Deneyimlerimizi yaşadığımız bu âlem ise zıtların birliğiyle anlam kazanıyor. Algılarımız bu zıtlıklar üzerine kurulu olsa da aslında ruh için iyi ya da kötü deneyim yok, sadece deneyim var...

Yine malumunuz, yaşayacağımız deneyimlerin bir amacı var. Doğmadan önce ana hatlarıyla karar verdiğimiz bir yaşantıyı sürdürüyoruz. Özgür irademizle bu deneyimler karşısında belli bir tavır alıyoruz (ya da tutum geliştiriyoruz veya kararımız doğrultusunda eyleme geçiyoruz). Bu deneyimleri kendi ellerimizle hazırlamışızdır. Nihayetinde dünya, karşısına geçtiğimiz bir aynadır. Amacımız bu deneyimlerin içimizde tetikleyeceği enerji patlamalarını yönetebilir hale gelmektir; içsel değişim ve dönüşümdür, tekâmüldür.

Yapılması gerekeni sakince ve sevgiyle yapar hale gelene kadar, farklıymış gibi görünen ama aslında benzer temalı deneyimleri yaşayıp dururuz. İşler sürekli daha ‘kötü’ye gider gibi görünürken, deneyimler biçimsel olarak çok çeşitli olabilir, her deneyimde olgunlaşmanın sonucu ve yapılması gerekenler de farklı olabilir. Bazen eylem, bazen eylemsizlik… Her şeyin bir oyun olduğunu unutmadan, sevgiyle gerekeni yapar hale gelmektir amaç.

Sonuçta, korkuya gereğinden fazla rağbet etmemeliyiz. Sosyal ilişkilerimizde onu paylaşarak çoğaltmamalıyız. Dahası, içimize dönerek korkumuzun kaynağını aramalıyız. Kolayca endişeye düşüyor, korku tüketmeye eğilim duyuyorsak hemen diğerlerini de işe katmak yerine mesela dünyanın güvensiz bir yer olduğuna dair inancımızın kökeninde ne yatıyor, onu aramalıyız. Böylece kurban rolünden bir ölçüde sıyrılmanın da yolu açılacaktır. Ne de olsa bizim işimiz korkuyla değil, sevgiyle… Ve ‘bulanmadan akmak ne hoş’, öyle değil mi?

Yapabiliyor muyuz?...   





*Bu yazıyı, çocuk istismarı vakaları birbiri ardına ortaya çıkmadan önce, ölüm korkusu temelinde yazmaya başlamıştım. Ülkemizde cinsel enerjinin yönetimi de henüz halledemediğimiz, çok büyük bir sorun.  Kabul edilemez usuller tarihimizde var olduğu gibi, günümüzde de yaygın. Sadece yokmuş gibi yapıyoruz. Fakat bizi tekâmüle zorlayan süreçler iyice hızlandı. Yokmuş gibi yaptığımız karanlık yönlerimizle milletçe yüzleşebilmemiz için çözmemiz gereken sorunlar gözümüze sokuluyor adeta. Bu roller de çok zor, oynayan tüm ruhlara selam olsun. Toplu ölümlerle sarsılmış ve korkuya kapılmışken, bu kez de riyakârlığa ve canavarlığa duyduğumuz öfke ve tiksinti duygusuyla karşı karşıyayız. Korkudan öfkeye, belki oradan tekrar korkuya, endişeye ya da umutsuzluğa sürükleyecek deneyimler peşi sıra gelecek gibi görünüyor. Fakat yazının mesajı aynı kalıyor…

27 Şubat 2016 Cumartesi

Şamanın Kozmik Dünyası (Nilgün Arıt)

Mayalar, bugün kullandığımızdan daha doğru bir takvim geliştirmiş, mimaride, yazılı kültürde, matematik ve astronomide çok ileri düzeylere gelmiş bir uygarlıktı. Ne var ki, İspanya’nın, Latin Amerika’da ‘bulduğu’ kaynakları tek başına sömürebilmek adına başarılı bir şekilde uyguladığı yanıltmanın etkileri günümüzde de sürüyor. Bu uygarlığı pek tanımıyoruz, diğer uygarlıklardan farklarını pek bilmiyoruz. Popüler kültürün dikkatine 2012’den hemen önce dünyanın sonunun geldiği yönündeki ‘kehanetleriyle’ gelen Maya uygarlığı bunu hak etmiyor. Tüm bu yanıltmayı ve korkuyu bir kenara bırakırsak çok farklı bir uygarlıkla ve dahası, kadim bilgelikle karşılaşıyoruz.

Türkçede, Maya uygarlığının kozmik bilgeliğine ilişkin, bu bilgeliği yerinde yaşayarak öğrenmiş birinin yazdığı kitaplar var. Nilgün Arıt,  Maya Şamanizminin o zamanlardan günümüze el verme yoluyla ulaşan bilgeliğinin uzun yıllar süren çalışmalar sonucunda inisiye olmuş bir temsilcisi. Başlığa bir tanesini aldığım kitaplarının yanı sıra, daha geniş kapsamlı ve uygulamalı bilgileri Türkiye’ye gelerek verdiği seminerlerde aktarıyor ve seminer katılımcılarına ilk şaman yolculuklarını yaptırıp, rehberlik alabilmelerinin yolunu da açıyor.

Kitaplarının zengin içeriğini keşfetmeyi sizlere bırakıp, şaman yolculuklarından kendi deneyimim doğrultusunda biraz bahsetmek istiyorum. Şaman yolculuklarının diğer uygulamalardan en önemli farkı, olağan ve olağandışı bilinç hallerinin aynı anda deneyimlenmesi. Aynı anda ya da bir arada demek bile garip oluyor çünkü bu, şimdi ve burada iken zamandan ve mekândan bağımsız olduğunuz, bence eşsiz bir deneyim.

Davul sesi eşliğinde çıkılan yolculuklarda kulağınız davulda; kaçırmadan dinliyorsunuz. Dolayısıyla uyanıksınız, şimdi ve buradasınız. Size dışarıdan bir müdahale yok. Yani bu yönlendirmeli bir meditasyon değil. Sadece davulun sesi var. Uzanmışsınız. Gözünüz kapalı. Fakat uykuda da değilsiniz, dolayısıyla bu bir rüya da değil. Beş duyunuzun birden dâhil olabileceği, farklı bir boyuttaki gerçekliği deneyimliyorsunuz.

 Bilinç ve bilinçdışı aynı anda aktif olduğundan, deneyiminizi kısmen yönlendirebiliyorsunuz.  Bazen tümüyle kontrolü ele alıyor, bazen de seyirci konumunda kalıyorsunuz. Burada değinilmesi gereken önemli bir husus var: Gündelik bilinç, aktif durumda olduğu için olan bitene inanmakta güçlük çekebilir. “Hadi canım sende! Ama bu imkânsız?” diyebilir(siniz), “Eee bir şey olmuyor?” diyebilir(siniz), “Ne? Sincap mı yani!” diyebilir(siniz)…Tüm bunlar deneyiminizin akmasını engelleyen unsurlar olabilir. Bakın burası çok ince bir nokta. Denge kavramı öne çıkıyor. Yani tam ve mutlak bir teslimiyet söz konusu değil. Çünkü bu sizi edilgen yapardı değil mi? Diğer yandan gündelik bilincin sabırsızlık, yargılama, etiketleme, sorgulama vb alışkanlıklarını bir kenara koyarken, yine de bilinçli kalmamız, deneyime bu şekilde -farkında kalarak- kendimizi bırakmamız gerekiyor. Üzgün, kızgın, öfkeli isek bu pek kolay olmayacağından bu durumda yolculuklara çıkmak uygun olmayabiliyor. O yüzden sakin ve nötr bir durumda yolculuğa çıkmak da önem taşıyor. İdeal bir yolculuk, bana göre bilinç ile bilinçdışının uyumlu bir dansı gibi. Birbirlerinin ayağına basmadıkları sürece, liderlik birinden diğerine geçerek, deneyim akıp gidiyor.

Yolculuğa çıkmadan önceki niyetiniz elbette ki çok önemli. Sonuçta bir amaç doğrultusunda yolculuğa çıkıyorsunuz. Oldukça net sorulmuş tek bir soru ya da bir talep olabilir… Sorduğunuz sorunun ya da talebinizin karşılanmasında rehberlik edecek erk hayvanları (nagueller), mitolojik varlıklar ya da insan görünümlü rehberler deneyiminizde boy gösterebiliyorlar.

Arıt’ın aktardığına göre, karşınıza yaşam boyu nagueliniz çıkabilir, o her zaman yanınızda olacaktır. Ya da o anki ihtiyacınıza göre farklı nagueller de görebilirsiniz, bunlar sorun çözülene dek görünür ve sonra ortadan kaybolurlar. Rehberiniz insan görünümünde olabilir, mitolojik bir varlık ya da tarihi bir kişilik olabilir. Onlardan istekte bulunabilirsiniz, soru sorabilirsiniz, ya da onlar sizi alıp bir yere götürebilir, bir şey verebilirler, gösterebilirler, söyleyebilirler ya da yapabilirler… hepsi mümkün. Bu arada beş duyu da devrede olabilir. Belki bir tanesi daha öne çıkabilir, ya da beş duyunun ötesinde doğrudan ‘bilebilirsiniz’. 

Sonuçta gördüğünüz (…duyduğunuz, hissettiğiniz, bildiğiniz….) rehberlerin hepsi birer sembol. Naguelleri ele alırsak, sadece o hayvanın karşınıza çıkmış olmasının bile başlı başına sembolik bir anlamı var. Rehberlerin neleri sembolize ettiğini, Nilgün Arıt’ın “Şamanizmde Kutsal Rehberler” kitabında ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Üstüne de deneyiminizde gelişen olaylar ekleniyor. Bu yaşadıklarınızı ise sizde oluşan hisler ve çağrışımlar yoluyla kendinizi yorumluyorsunuz. Kısacık zaman diliminde çok yoğun bir deneyim yaşanıyor. Bu süreçte önemli bir nokta, bu yoğun deneyimin hemen kaleme alınması. Çünkü ayrıntılar zamanla unutulabiliyor.

Öncelikle davul eşliğinde yapılan bu yolculukların, şamanik uygulamaların sadece bir tanesi olduğunu belirtmekte fayda var. Yolda ilerledikçe doğal olarak daha çeşitli, daha farklı egzersizler veriliyor. Dolayısıyla burada anlattığım yolculuk, sadece bir ilk adım. Buradan sonraysa sınırsız ufuklar önümüzde uzanıyor. Nilgün Arıt’a göre aslında tüm rehberliğe aynı anda ulaşmamızın önünde bir engel yok. Sanıyorum kabul etme ve yorumlama yönünde kendimizi geliştirdikçe, şaman esaslarına uygun bir hayat sürerek, egzersizleri yaparak sezgilerimizi güçlendirdikçe alacağımız rehberliğin de sınırları giderek genişliyor.


Nilgün Arıt’ın mevcut kitaplarını Maya Şaman İnancı – Şamanın Kozmik Dünyası – Şamanizmde Kutsal Rehberler sırasıyla okuyabilirsiniz. Belirttiğim gibi, Türkiye’ye gelerek verdiği seminerlere katılabilir ve ilk yolculuklarınızı yapabilirsiniz. Yolunuzda bu varsa, adım adım ilerleyen bir yapıda kurgulanmış seminerlerde gelişen ve çeşitlenen deneyimlerle ilerlemeniz mümkün.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Silva Zihin Kontrol Metodu (Jose Silva)


“Buna zihin kontrolü denir: Zihninizi sorumluluk alması için eğitebileceğiniz derinlikteki bir meditatif seviyeye girmek, onun imgelerden oluşan kendine ait dilini sözcüklerle destekleyerek kullanmak ve sonuçta giderek daha inanılmaz bir hal alan sonuçlar elde etmek. Teknikleri uygulamaya devam eden kişi için bunun bir sınırı yoktur.”

Gündelik yaşamımızı sürdürmemizi sağlayan ve tüm dünyasal yeteneklerimizi borçlu olduğumuz gündelik bilinç, yine de bilinçdışıyla karşılaştırıldığında çok yetersiz kalıyor. Muazzam işleme gücü ve kapasitesiyle bilinçdışının sunduğu imkânlar, uzanıp almamızı bekliyor. Fakat düşünüp taşınmaya, ölçüp tartmaya, argümanlar üretip muhakeme etmeye o derece alışmışız ki bilinçdışını ihmal eder olmuşuz. Bozulmuş durumda bulunan bu dengenin yeniden tesis edilebilmesi için, birçok şeyin anlaşılmasına değil, hissedilmesine ağırlık vermek gerektiği söylenir. Bu noktada duygu ile his arasında bir ayrım yapalım: Zihinsel süreçler sonucunda bedende oluşan tepkiye duygu diyelim. His ise böyle bir bilinçli düşünme süreci sonucunda ortaya çıkmaz; kendiliğinden belirir. Bilinçdışının doğrudan ama çok kırılgan bir mesajıdır. Yumuşak bir dikkatle izlenmezse, düşüncenin yarattığı duygu karmaşasının arasında kaybedebiliriz onu. Bilinçdışı sayesinde sahip olabileceğimiz güçlü sezgilerimize ve beş duyunun ötesi algılamalara ağırlık vermeyi öğrendikçe ihtiyaç duyduğumuz rehberliği içimizden, haydi adıyla söyleyelim, kalbimizden alacağız. Ve önümüzde sınırsız ufuklar uzanacak.

Sadece bu sayfalarda yer verilen kitapları şöyle bir karıştırdıysanız bile belirli bir (hadi meditatif diyelim) zihinsel duruma gelmenin, yaratıcı imgelemenin, olumlama ifadelerinin ve hepsinden öte, tüm bunlara hislerin eşlik etmesi gereğinin hemen her ekolde vazgeçilmez bir yeri olduğunu fark etmişsinizdir.

Jose Silva da zihnin daha fazlasını özel bir şekilde kullanmak için kendine özgü bir yöntem geliştiriyor. Zamanla yaygınlaşan bu yöntemi binlerce kişi kullanmaya başlıyor. Yine de Jose’nin tüm başarısına rağmen ünlü birine, bir guruya ya da spiritüel bir lidere dönüşmediği, son derece pratik bir metodu olan sade bir adam olduğundan bahsediliyor. ‘Ayakları yere basan’ bir yol arayanlar için birebir.

Orijinali 1977 yılında yayınlanmış olan kitabın ilk bölümlerinde kısaca Jose’nin hikâyesinden bahsedildikten sonra, bizzat yazdığı ve yöntemini ve tekniklerini anlattığı bölümlere yer veriliyor. Seviyeye girmek, zihinsel ekran, üç parmak (kısayol) tekniği, rüya kontrolü, telkin ve metodun etkili olduğu muhtelif durumlar, sorunlar ve elde edilen faydalar… Etkin duyum ötesi algılama ve yönlendirme bölümünde ise “olay kopuyor” J


Silva, kitaptaki egzersiz ve uygulamaları önce kendi kendinize daha sonra kuracağınız bir arkadaş grubuyla yapmanızı özendiriyor. Ticari bir yaklaşımı yok. Diğer yandan Silva Metodu’nun eğitimleri Türkiye’de de veriliyor. Eğer ilgi duyduysanız, bu şekilde gerçekleştirilen bir hazırlık döneminden sonra katılabileceğiniz bir eğitim de kuşkusuz pekiştirici olacaktır.

15 Kasım 2015 Pazar

Siddharta (Herman Hesse)

“Gerçekte bilgeliğin ne olduğu, uzun arayışlarıyla neyi amaçladığı konusunda bir sezgi Siddharta’nın içinde yavaş yavaş tomurcuklanıyor, yavaş yavaş olgunluk kazanıyordu. Bu, her an, yaşamın ortasında birlik düşüncesini düşünebilme, onu hissedebilme ve nefesle içine çekebilme konusunda ruhta var olan eğilimden başka bir şey, bir yetenekten, gizli bir hünerden başka bir şey değildi. Yavaş yavaş bu sezgi Siddharta’nın içinde tomurcuklanıyor, Vasudeva’nın yaşlı çocuk yüzünde ışıl ışıl yansıyordu: Uyum, dünyanın ezeli ve ebedi mükemmelliğinin bilinci, gülümseme, birlik.”

Siddharta, Herman Hesse’in tüm öğretilerin ortak yanlarını nefis bir üslupta ve nefis bir hikâye örgüsünde harmanladığı küçük, klasik bir kitap.

Hesse, Siddharta’nın öz benliğini ararken geçtiği yollar ve vardığı sonuçları anlatırken, çilecilik, (yapay) riyazet, kendini yaradana daha yakın görenlerin kibri, dünyevi bağlar, öğretiler ve gerçek öğretmenler, (gerçek) terk, niyet, alma-verme, bolluk, ıstırap, kabul, ölüm, yeniden doğum ve huzur gibi birçok konuyu ve hepsinden ötesini örtülü olarak ele alıyor.

Daha ilk gençliğinden itibaren manevi bir eğitime tabi tutulan Siddharta, “yüreğinde akan o gerçek, ilk pınarı” bulup özümsek için tabi olduğu şekilci eğitimi ve baba evini terk ederek çilecilere karışıyor. Fakat dünyaya tümüyle dalıp çıkmadan gerçek bir terk haline gelinemeyeceğini anladıktan sonra bambaşka bir hayata yöneliyor. Tabi, yolculuğu burada bitmiyor. Siddharta’nın yolculuğunda belki de en öne çıkan unsur, onun herhangi bir öğretmene tabi olmayı kabul etmeyip, karşısına çıkan Buddha’yı dahi bırakıp yoluna devam etmesi.  Nihayet, bir ırmağın öğretisine kendini bırakıyor.


Nobel ödüllü yazarın okudukça insanın içini esenlik duygularıyla dolduran bu kitabını henüz okumadıysanız kaçırmayın.

11 Ağustos 2015 Salı

Yüreğime Yolculuk (Anita Moorjani)

İnsanların ölüm fikriyle ilişkisinin -açıkça ya da gizlice- korku temelli olduğunu düşünüyorum. Belki de ölümden sonra ne oluyor diye soracağımıza, ölümden önce kayda değer bir şey oluyor mu diye sormalıyız J Ama yine de soralım: Ölünce ne olur?
Okuduklarıma göre, fiziksel bedenin sınırlarını aşan, başka bir varoluş haline geçeriz. Zihnin kısıtlayıcı kalıpları terkedilmiştir. Dünyevi dert ve tasalar uçup gider. Beş duyunun ötesinde algılar açılır, saf biliş haline geçilir. Tarifsiz bir hafiflik eşliğinde koşulsuz sevgi deneyimlenir. Hatta sevgi olunur. Dünyevi bağlardan özgürleştikçe esenlik duygularıyla dolup taşan bilinç genişler, zaman ve mekân sınırları da ortadan kalkar… Geçici bir süre, ölümden sonrasına ilişkin koşullanmalarımız doğrultusunda sanal bir gerçeklik yaratıp onu deneyimlememiz de mümkün ama önünde sonunda bu yanılgılı hal de ortadan kalkar. Nihayetinde tüm varoluşla bir olma deneyimi yaşanır. Bunun son noktası, hala ikiliği çağrıştıran ‘bir olma’ deneyimini de aşarak mutlak tekilliğe ulaşmaktır. Bu nokta hiçliktir. Bilen anlatamaz, anlatan bilemez…
Kulağa güzel geliyor değil mi? Ama öyle diye ölmeyi isteyecek değiliz… Çoğumuz içten içe ‘yuvaya dönmeyi’ ister ve yüzeyde istemiyor gibi görünse de bu dünyadan ayrılmanın koşullarını yavaş yavaş yaratır… Fakat kendimize şunu sormamız lazım: Madem böyle apar topar dönmeyi isteyecektik, en başta neden geldik peki? Oysa aslolan hayattır, ruh hayata deneyimlemek için gelir. Ruh yargılamadan, sadece deneyimlemek ister. Beş duyuyla algılamak, fiziksel olarak deneyimlemek… Dahası, bilincin bu ‘olağandışı’ hallerine yaşarken de ulaşmak mümkün… Çeşitli teknikler var… Fakat amaç sürekli bu halleri kovalamak, bu sırada da hayattan elini eteğini çekmek de olmamalı. Gitmeye can attığınız bir tatile sonunda gidip de kafanızı evin fotoğraflarından kaldırmamaya benzer bu. İnsanın aslında sınırsız olan potansiyeline ulaşmaya çalışmak, bunu yaparken bilinci genişletip yukarıda birkaç örneğini verdiğim dönüştürücü deneyimleri yaşamak elbette çok güzel. Amaç, hayatı zenginleştirmek olduğu sürece... Böylesi dengeli bir yaklaşım, bence en güzeli.
Anita Moorjani de, mükemmel bir şekilde aktardığı ölüme yakın deneyimi sırasında işte bu idrake varıyor. Kim olduğu gerçeğini öğrendiği anda kararını yaşamaktan yana kullanıp ‘geri’ dönüyor. Bu bakımdan çok severek okuduğum bir kitap oldu. Moorjani kitapta öncelikle kendisini kansere - ve neredeyse ölüme - götüren olumsuz zihinsel koşullanmaların yıllar içinde nasıl da oluşup perçinlendiğini anlatıyor. O döneme kadarki hayatını ve özellikle yetersizlik inancına ilişkin anılarını içeren bölümleri, mükemmel kapsamı ve anlatımıyla eksiksiz bir ölüme yakın deneyim anlatımı izliyor. Kitabın izleyen bölümlerinde ise, yaşadığı bu doğrudan deneyim sonucunda edindiği bilgiyi ve hayat görüşündeki değişiklikleri paylaştığı bölümler izliyor ki bunlar hiç de sıradan bilgiler ve görüşler değil. Moorjani’nin bu kitapta bize aktardıkları, piyasadaki birçok kitabın aktarmaya çalıştığının çok ötesinde bir derinliğe sahip.